jump to navigation

Türk Üretimi Ford Connect, Amerika’da en beğenilen ticari araç oldu… 08/29/2010

Posted by TURKSpedia in OTOMOBIL.
Tags: , , , , , ,
add a comment

Ford’u anavatanına satıyoruz…

Son yıllarda otomotiv üretim üssü olan Türkiye, başarılarına bir yenisini daha ekledi. Tasarımı ve üretimi Ford’un Kocaeli Gölcük fabrikalarında yapılan Transit Connect, Ford’un anavatanı Amerika’da en beğenilen ticari araç haline geldi.

Son yıllarda otomotiv üretim üssü olan Türkiye, başarılarına bir yenisini daha ekledi. Tasarımı ve üretimi Ford’un Kocaeli Gölcük fabrikalarında yapılan Transit Connect, Ford’un anavatanı Amerika’da en beğenilen ticari araç haline geldi. Ford Motor Company Grup Başkan Yardımcısı Jim Farley, aracın şu anda Amerika’da bir rakibi olmadığını söyledi.
 
Otomotiv devleri, İsviçre’de düzenlenen dünyanın en önemli organizasyonlarından Cenevre Otomobil Fuarı’nda sektördeki en son gelişmeleri paylaşıyor. Bugün kapılarını halka açacak fuarda, dünya basınından bir grup gazeteciyle sohbet toplantısı düzenleyen Ford Motor Company global satış ve pazarlamadan sorumlu Grup Başkan Yardımcısı Jim Farley, Kocaeli’nde üretilen ve Amerika’ya ihraç edilen Ford Transit Connect’in müşteri memnuniyeti en yüksek araçların başında geldiğini söyledi.
Jim Farley, Transit Connect’in, Amerika’da satışa başlamasından ve performansından son derece memnun. Özellikle aracın iki ay önce Detroit Otomobil Fuarı’nda, Kuzey Amerika Yılın Ticari Aracı ödülünü aldığına işaret eden Farley, bu ödülün Avrupa’dan sonra çok büyük bir başarı olduğunu ve bu başarının Transit Connect satışlarına çok büyük bir etkisinin bulunacağını kaydetti.
Aracın şu anda ABD’de bir rakibi olmadığını ifade eden Farley, “ABD’de şu anda müşteri memnuniyeti en yüksek araçların başında Transit Connect geliyor. Hatta Mustang’dan daha yüksek bir müşteri memnuniyeti var. Fiat’ın ve Nissan’ın da ABD pazarı ile birtakım girişimleri var. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda rekabetin daha yoğun geçeceğini tahmin ediyoruz.” şeklinde konuştu. Son dönemde otomotiv sektörünün elektrikli ve hibrit araçlara yönelmesine de değinen Farley, kendilerinin rakipleri gibi tek bir ata oynamadıklarını, farklı marka ve teknolojiler üzerinde çalışma yaptıklarını kaydetti. Bu çalışmalarının sebebi olarak ‘dünyada kesinleşmiş bir altyapı netliği olmaması’nı gösteren Farley, “Biz bu konuda ilk önce Transit Connect elektrikliyi yaptık, onun da bu yılın sonunda ABD’ye satışını yapacağız. Bu da Transit Connect elektrikli olacak. Bizim yakıt tasarrufu ve sarfiyatı konusunda bir stratejimiz ve hedefimiz var. Bu konuda sektörde lider olacağız. Biz bütün motor ürün gamını yeni baştan yeniliyoruz.” bilgisini verdi.
Ford Avrupa Satış ve Pazarlama Başkan Yardımcısı Ingvar Sviggum da, Avrupa otomobil pazarında bir şey söylemek için çok erken olduğunu, bu konuda Avrupa’da devlet desteğinin biteceği nisan ayını beklemek gerektiğini kaydetti. Sviggum, Türkiye, Fransa ve İtalya’da minivan segmenti pazarının büyüdüğünün farkında olduklarını ve buna göre planlarını yaptıklarını anlattı. Türkiye otomotiv pazarının kendileri için son derece önemli olduğunu vurgulayan Sviggum, “Türkiye pazarı çok büyük bir pazar. Normal seyirlerinde 600 ile 800 bin arasında bir pazar. Ancak kriz sebebiyle biraz daraldı. Biz bu pazarda 8 yıldır pazar lideriyiz. Hedefimiz 9. yılda da pazar liderliğimizi devam ettirmek.” diye konuştu. Sviggum, Türkiye’nin üretim açısından da önemli bir merkez olduğuna işaret ederek, Türkiye’nin Avrupa’daki pazar payları en yüksek olduğu ikinci ülke olduğunu söyledi.

FORD, GENERAL’İ DEVİRDİ

Öte yandan Ford geçen ay ABD’deki satışlarını yüzde 43 artırdı ve 1998′den bu yana ilk kez aylık satışlarda Amerika’nın lider otomotiv şirketi General Motors’u (GM) geçti. ABD’de araç satışlarını izleyen Autodata şirketine göre, Ford şubatta 142 bin 285, GM ise 141 bin 951 araç sattı. Bu iki markanın satışları, dünyanın en büyük otomotiv şirketi Toyota’nın güvenlik sorunları yüzünden milyonlarca aracı geri çağırmasından sonra artış gösterdi. Ford ve GM’nin yanı sıra geçen ayın kazananları Güney Koreli Kia ve Hyundai ile Japon otomotiv şirketleri Honda ve Nissan olurken, Toyota’nın satışları yüzde 9 düştü.
CENEVRE, DETROİT AA

Erkekleri yatağa atma rehberi 08/20/2010

Posted by TURKSpedia in + 18.
Tags: , , , ,
1 comment so far

Zaman değişti, artık kadınlar da erkekler kadar başarılı ve kendilerine güveniyorlar. O zaman neden konu sekse gelince istedikleri erkeği de elde edemesinler?

Kadınlar da hayatın her alanında erkek gibi yaşıyorlar. Erkekler kadar başarılılar, erkekler kadar çok para kazanıyorlar, erkekler kadar ne istediklerini biliyorlar. Peki seks? Neden bu konuda da istedikleri partneri özgürce seçemesinler? “Hiçbir erkek, bir kadının aldatıcılığıyla başa çıkacak güce sahip değildir” diyor Navarre’li Marguarite. Biz de birbirinden farklı özellikleriyle erkeklerin başını döndüren dört kadını sizin için seçtik. ‘Baştan çıkarma sanatı’ kitabının yazarı Robert Greene’in tavsiyeleri doğrultusunda size, dilediğiniz erkeği baştan çıkarmak ve yatağa atak için aldatıcılığınızı nasıl kullanacağınıza dair bir rehber hazırladık.

İçinizdeki Marilyn Monroe’yu ortaya çıkarın!
Marilyn Monroe, ilk gençlik yıllarından itibaren, erkeklerin üzerindeki gücünü keşfetmeye başlamıştı. “Onların beni öpmek, bana sarılmak istemesinin suçu bendeymiş. Bazıları, onlara tutku dolu gözlerle baktığımızı söyledi. Bir kısmı ise onları yere yatıran titreşimler yaydığımı iddia etti” sözleri günlüğüne yazdığı erkeklerle ilgili itiraflardan sadece biriydi.
• Hem arzulu bir kadın hem de masum bir kız çocuğu olun: Marilyn Monroe, sanki benliğinin bir bölümü cinsellik çığlıkları atarken, geri kalanı bunun farkında değilmiş gibi saf ve utangaçtı. Bu çelişki erkeklerin başını döndürüyordu. Bir kadının hem korunmaya muhtaç hem de cinsel açıdan heyecan verici görünmesi erkeklerin en büyük fantezisidir.
• Sesinizi Marilyn Monroe gibi kullanın: Marilyn, ses tonunu, küçük bir kız ile vamp bir kadın seslerinin karışımına kadar alçaltıyordu.
• Hareketlerinizi şehvet yönlendirsin: Marilyn Monroe, her oynadığı sahnede, seksi düşünüyormuş, şehvetin pençesine kapılmış gibi cinsel titreşimler yayıyordu. Sevilmek ve arzulanmak isteği, davranışlarınıza ayrı bir çekicilik katar, ama bu etkiyi yaratırken masumiyeti de ön planda tutun.

Tanrıça Afrodit olabilirsiniz!
Afrodit, cinsel yönü çok gelişmiş, inanılmaz derecede özgüvenli, bitmek bilmeyen zevkler ve biraz da tehlike sunan kadınların en ünlüsüdür. Bu yüzden, bu efsanevi kadın, diğer tüm kadınlar için iyi bir örnek olacaktır.
• Tehlikeyi çağrıştırın: Günümüz dünyası, erkekler için daha az macera içeriyor. O yüzden erkelere genlerinde ihtiyaç duydukları tehlikeyi sunun. Dengesiz olun, açık olmayın. Bu hem onları heyecanlandıracak hem de içinizi okuyup zayıf yönlerinizi görmelerini engelleyecektir.
• Güvendiğiniz fiziksel özelliklerinizi kullanın: Her kadın fiziksel özelliklerini ön plana çıkaracak kadar kadınsı ve özgüvenli değildir. Giysileriniz cinsellik çığlıkları atmasın, ama vücudunuzun güvendiğiniz ve karşınızdakinin hayal gücünü harekete geçirecek bir bölümünü sergileyin.
• Afrodit gibi gözlerinizle konuşun: İşin anahtarı, bakışların kısa ve delici olması ve ardından başka yöne çevrilmesidir. Gözleriniz arzunuzu anlatırken, yüz ifadeniz sakin olmalı. Gülümsemeyin, gülümsemek yarattığınız etkiyi yok eder.

Onları Cleopatra gibi dize getirin!
Romalı yazar Dio Cassius, “Cleopatra, kişiliği ve konuşmasıyla en soğuk ve en karalı düşmanını bile baştan çıkarabilirdi. Sezar da onu gördüğü ve sesini duyduğu anda büyülenmişti” diyor.
• Ondan üstün olduğunuzu düşündürün: Cleopatra, Sezar’la sohbetlerinde soyundan geldiğini iddia ettiği Büyük İskender’den söz ederdi. Bu da Sezar’ın kendisini daha aşağıda hissetmesine ve erkekliğini kanıtlama konusunda hırslanmasına neden olurdu. Siz de onun kendini eksik hissetmesine yol açacak konular açın.
• Yaşamının sıkıcı olduğunu ona gösterin: Cleopatra, Marcus Antonius’u tavlamak için de onu Mısır’da ziyafetlerle karşıladı; türlü eğlenceler sundu ve Mısır yaşamının Roma yaşamından en azından eğlence konusunda daha üstün olduğunu ona sergiledi. Siz de ona yaşamının sıkıcı ve ilginç olmadığını düşündürün.

Josephine gibi bir Napolyon fethedebilirsiniz!
Napolyon, karısı Josephine’i o kadar çok seviyordu ki İtalya’da savaştayken, ona pek de sık mektup yazmayan Josephine’in yanına dönebilmek için savaşı erken bitirmeyi bile göze almıştı. Napolyon adeta Josephine için yaşıyordu.
• Kolay teslim olmayın: Josephine, önce bakışları ve davranışlarıyla Napolyon’u kendine çekti; istediği etkiyi yaratınca da kendini geri çekerek Napolyon’un peşinden gelmesini sağladı. Siz de kontrolü ona vermeyin, ilgisini yitireceğinden korkarak ipleri ona kaptırmayın.
• Kıskançlık yaratın: Josephine’in bir aşığı olduğu dedikoduları Napolyon’u Josephine konusunda daha da hırslandırıyordu. Siz de üçüncü kişilere ilgi gösterin, kurbanınıza belki de onunla sandığı kadar ilgilenmediğiniz sinyalini gönderin.
• Aklınızdan neler geçtiğini belli etmeyin: Josephine, Napolyon’a gözünü çok önceden dikmişti. Ama neyin peşinde olduğunu hiç hissettirmedi. Siz de dolaylı yaklaşın, tehdit edici görünmeyin, bırakın siz ağlarınızı ustalıkla örerken, o sizi tavladığını sansın.

KAYNAK     : 

Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir!.. 08/17/2010

Posted by TURKSpedia in DUYGUSAL.
Tags: , ,
add a comment

“İşlerim çok. Başka hiçbir şeye bakamıyorum.”

 Bu lafı bir kişiden daha duyarsam, büyük ihtimalle katil olacağım.

Mailime iki satır bile cevap yazmayanlar ‘çok yoğun’; bir şey anlatmak için söz verip haftalarca sesi çıkmayanlar ‘çok yoğun’; benden başka herkes ama herkes çok yoğun.

 ’Aaa tabii; onun için konuşmak kolay. Evde oturup yazıyor sadece. Çalışmaktan haberi yok.’

İstesem ben de ‘çok yoğun’ olabilirim. ‘Bugün şunu yetiştirmem lazım; yarın şuraya gidip yazı konusu bulmam lazım, birkaç ay içinde romanımı bitirme planım var, sarkmaması lazım, o lazım, bu lazım…’

Hayatı boşvermek istedikten sonra ‘yoğun’ olmaktan kolay mazeret yok ki.

Hatta sadece yemek pişirip, alışverişe çıkıp, dizi izleyip yaşayarak da ‘yoğun’ olabilirsiniz.

‘Sinemaya gidemem ki, bugün temizlik yapacağım.’ E yapma.

‘Ay seni arayacaktım, hep aklımdasın ama işlerden başımı kaldıramıyorum ki…’

Kâinatın en saçma ve zekâ özürlü mazereti. Yani ‘kafama uçan daire düştü, hastanedeydim’ deseniz daha inandırıcı olur.

Normalde hiç kimse hayatının 24 saatini çalışarak geçirmez. En azından yemek yemek, uyumak ve tuvalete gitmek için ara vermeniz gerekir. Ve bu aralarda sevdiğiniz insanlarla en azından telefonda konuşabilirsiniz, değil mi?

Ben bir insana vakit ayırmamanın mazereti olarak ‘çok çalışıyorum’u kesinlikle kabul etmiyorum.

Eğer biriyle aylarca görüşmüyor ve ‘işlerim var, ondan’ diyorsanız, bunun iki anlamı vardır:

a) Ben aynı anda iki işi yapamam. Doğal olarak çalışırken araya kimseyi katamam.

Merdiven çıkarken çiklet de çiğneyemem. Hayatım allak bullaktır.

Zaman nasıl değerlendirilir bilmiyorum.

b) Seninle görüşmek istemiyorum.

c) Ciddi anlamda işlerim yüzünden görüşemediğimizi sanıyorum. Bu mazerete gerçekten inanmışım. Kimi kandırıyorum ki?

(Son şıkkı kabul edecek babayiğit pek bulunmaz.) Ve hiç kimse beni birinci şıkka inandıramaz.

Çünkü biriyle görüşmek isterseniz, mutlaka vakit ayırırsınız.

Bu aralar üst üste birkaç kişiyle bu ‘çok çalışıyorum da; başka bir şeye bakamıyorum’ muhabbetini yaşadım; konuya o yüzden taktım. Bir insandan örnek vereceğim. Şu an için kendimi örnek veremem çünkü ‘evde çalışan yazar’ olduğum için kimsenin beni iş konusunda ciddiye aldığı yok. Neyse canım, bana ne? Ben yazıyor muyum? Yazıyorum. Paramı alıyor muyum? Alıyorum.

Gerisi beni hiç ilgilendirmiyor. Ama şunu da belirtmem gerek. Öğrencilik hayatım boyunca hiçbir zaman derslerin, sınavların, çalışmaların, zevklerimin önüne geçmesine izin vermedim. Benim için okul her zaman ikinci plandaydı.

Eğer çok sevdiğim bir film oynuyorsa, yarınki sınava çalışmayı birkaç saat sonrasına erteledim ve filmi izledim; canım ertesi günü ödev yetiştirmeye oturmadan önce gezmek istediyse çıkıp gezdim; ders çalışmayı planladığım gece bir arkadaşım ‘haydi sinemaya gidelim’ dediyse herşeyi olduğu gibi bırakıp sinemaya gittim. Çünkü benim için ‘sevdiğim insanlar’ ve ‘kendime vakit ayırdığım hayatım’ herşeyden önemliydi.

Hayatımda hiç kimseyi ‘çalışmam gerek’ diye geri çevirmedim.

Bir arkadaşa ‘hayır, eve gideceğim’ dediysem, bu o anda eve gitmek istememden başka bir sebebe asla dayanmadı.

En önemli işin başında da olsam, bir dostum ‘seninle konuşmaya ihtiyacım var’dediğinde ben tüm işleri bırakırım.

Çünkü hiçbir şey, çevrenizdeki sevgi ve sahip olduğunuz yüreklerden daha önemli olamaz. Hayat kısacık, acayip bir şey.Hırslarla, kıskançlıklarla ve eşek gibi çalışmakla bitirilemeyecek kadar da değerli. Elbette boş boş oturun demiyorum.

Çünkü hayat aynı şekilde, boş boş oturulmayacak kadar da değerli. Ama iş dediğiniz şey, sevdiklerinizle, kendinizle, hobilerinizle geçireceğiniz zamanın tamamını çalıyorsa, inanın bunda büyük bir terslik vardır. Kendini çalışmaya ciddi bir biçimde adayan ve sevdiklerine zaman ayıramayacak kadar işlerine gömülmeyi kendi özgür iradesiyle seçen kişiler de var tabii. Ben böylelerinin asla evlenmemesi gerektiğini düşünüyorum. Ve bu, kesinlikle tahammül edebileceğim bir kişilik tarzı değil.

Neyse, geçeyim örnek kişime: Ben ortaokul hayatım boyunca Soma’da yaşadım.

(Oradaki hayatım da alemdi aslında. Bir ara onu da yazayım…)Anlatacağım kişi, bir arkadaşımın babası. (Ailecek de görüşüyorduk; aynı apartmandaydık.)

Adam her sabah en geç altıda işe gitmek zorundaydı. (Mühendisti galiba. Maden ocaklarına çıkıp oradaki işleri yürütüyordu.)Yani haftanın beş günü, ciddi anlamda ‘sabahın körü’diyebileceğiniz bir saatte işinin başında olmalıydı. Bu durumda erkenden yattığını ve hafta içi başka hiçbir şeye vakit ayıramadığını düşünürsünüz, değil mi?

En azından benim hayatımdaki ‘yoğun insanlar’ için bu çalışma tarzı

‘işe git, eve gel, yemek ye, uyu, işe git, eve gel, yemek ye, uyu’ düzenini gerektiriyor.Ve hafta sonları da ‘hafta içinin yorgunluğunu bir türlü atamıyorum’ diye evde yatarak geçirilirdi. Aşırı yoğun çalışma temposu yüzünden bunlara laf da söylenmezdi. Çünkü ‘çok çalışıyorum, görmüyor musun?’ demeleriyle, her türlü tartışma anında biterdi. Peki arkadaşımın babası böyle mi yaşıyordu?

Büyük harflerle cevap veriyorum:

HAYIR, ASLA…

Akşam eve döndüğünde sosyal hayatı başlardı. Yemek bazen evde, bazen bizim de dahil olduğumuz dost topluluğuyla beraber dışarıda yenirdi. Sonra mutlaka birinin evinde toplanılır; eğlence gırla giderdi.

Bu adam işinin dışındaki tüm vaktini sevdikleriyle geçirir ve karısına asla yalnızlık hissettirmezdi.

Hemen hemen her hafta sonu mutlaka ya Dikili’ye ya da Aliağa’ya yemeğe giderdik. Asıl çarpıcı örneğimi daha vermedim.Haftanın her günü sabah altıda işte olan ve akşam hava kararınca eve gelen bu adam, (bazen cumartesileri de çalışıyordu galiba)

evlilik yıldönümünde karısını Soma’ya iki saat uzaklıkta olan İzmir’e götürdü. Hayır, hafta sonu değil. BÜTÜN GÜN çalıştığı bir günün akşamında eğlenmek için gittiler ve gece yarısını geçe döndüler. Ertesi gün de bu adam tekrar sabahın köründe işine gitti!!!

Hiç kimse bana hiçbir şey için ‘çok meşgulüm, çok yoğunum, vaktim yok da ondan’ gibi bir mazeret sunmasın.

Ben inanmıyorum. Eğer biri beni aramıyorsa, aramak istemediği içindir. Eğer benimle görüşmüyorsa, görüşmek istemediği içindir. Ben başka HİÇBİR mazereti kabul etmiyorum. Son örneğimin ardından bu yazıyı bitirebilirdim. Çünkü gerçekten başka hiçbir lafa gerek yok. Vakit ayırmak istersen, istediğin herşeye ve herkese vakit ayırabilirsin. Ama müsaadenizle ben bu konuyla ilgili söylenmiş ve gerçekten çok hoşuma giden sözlerden de bir demet sunmak istiyorum. Bunları herkesin çerçeveleterek duvarına asması gerek. ‘İşim var, vaktim yok’ diye saçmalamaya ve daha da korkuncu bu saçmalığa kendimiz de inanmaya başlarsak acilen okuyup kendimize geliriz:

-İşinizin çok önemli olduğunu düşünüyorsanız, bu sinirlerinizin ciddi biçimde bozulduğunun en açık göstergesidir.(Bertrand Russell)

-Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir.(Edward Newton)

-Bitap bırakan günlük yaşam, ancak bir aptalın karşılaşabileceği bir hayat krizidir. (Anton Çehov)

-Eğer boş zamanınız yoksa, ruhunuzu kaybediyorsunuz demektir. (L. P.Smith)

-Kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır.

Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesi ile ölçülür.(Irwin Edman)

-Babam bana çalışmayı, fakat işin esiri olmamayı öğretti. Şimdi okumanın, hikaye anlatmanın, şakalaşmanın, konuşmanın ve gülmenin iş kadar; hatta ondan da önemli olduğunu biliyorum. (Abraham Lincoln)

-Boş zamanı iyi değerlendirmek, çok ciddi bir sorumluluktur. (William Russell)

VE BENİM FAVORİM:

‘Yeterli zamanım yok deme. Büyük insanların da günleri 24 saattir…’

CAN DÜNDAR

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.